“Eşitliğin olmadığı bir yerde adalet yalnızca bir temennidir.”
Modern devletin en temel sorumlulukları arasında eğitim ve sağlık hizmetlerinin evrensel, erişilebilir ve nitelikli biçimde sunulması yer alır. Bu iki alan, yalnızca bireylerin yaşam kalitesini belirlemekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal gelişmenin, ekonomik sürdürülebilirliğin ve demokratik kültürün inşasında da belirleyici rol oynar. Ancak son yıllarda pek çok ülkede, özellikle de gelişmekte olan ekonomilerde, bu hizmetlerin giderek ticarileştiğine tanık olunmaktadır. Özel üniversitelerden özel hastanelere, özel dershanelerden ücretli sağlık hizmetlerine uzanan geniş bir yelpazede kamusal alanın daraldığı görülmektedir.
Türkiye örneği bu dönüşümün somut göstergeleriyle doludur. Eğitimde “fırsat eşitliği” kavramı yasal metinlerde güçlü bir şekilde yer bulsa da, pratikte bu ilkenin hayata geçmesi giderek zorlaşmaktadır. Ülkenin sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bölgelerinde öğrenciler hâlâ soba ile ısınan sınıflarda eğitim görürken, ekonomik olarak daha güçlü kesimlerin yaşadığı bölgelerde ileri teknolojilerle donatılmış özel okul binaları dikkat çekmektedir. Bu durum, eğitim politikalarının mekânsal, sınıfsal ve ekonomik farklılıkları derinleştirdiğini göstermektedir. Sorun, özel okulların yüksek standartlarında değil; kamusal eğitim kurumlarının bu standartlardan sistematik olarak uzak kalmasındadır.
Benzer bir eşitsizlik sağlık hizmetlerinde de görülmektedir. Kış aylarında kapalı yollar nedeniyle doğum yapmak üzere olan bir annenin helikopterle hastaneye yetiştirilmesi elbette takdir edilmesi gereken bir çabadır; ancak bu durum, aynı zamanda sağlık altyapısının eşit biçimde dağılmadığının da göstergesidir. Olağanüstü müdahaleler, yapısal eksiklikleri görünmez kılmaz; aksine, erişilebilir sağlık hizmetlerinin her bölgede kurumsallaştırılamadığı gerçeğini daha da görünür hâle getirir.
Üniversitelerin sayısındaki hızlı artış da bu tartışmanın önemli bir boyutudur. Neredeyse her mahallede bir üniversite tabelasına rastlanması, yükseköğretime erişimin genişlediği yanılgısını oluşturabilir. Oysa üniversite, fiziki bir binadan ibaret değildir; bilimsel özerklik, kurumsal kültür, araştırma üretme kapasitesi ve akademik niteliğin sürekliliği gibi temel özelliklerle varlık bulur. Niteliksel gelişimin geri planda kaldığı niceliksel büyümeler, uzun vadede yükseköğretimin toplumsal değerini zayıflatmaktadır.
Eğitimde ve sağlıkta ticarileşme eğiliminin güçlendiği ülkelerde geleceğe dair iyimser beklentilerin karşılık bulması giderek zorlaşmaktadır. Çünkü kamusal hizmetlerin eşitlikçi yapısı zayıfladığında, toplumsal hareketlilik azalmakta; sosyal adalet, yalnızca hukuki belgelerde varlığını sürdüren bir ideal hâline dönüşmektedir. İncir ağacının çiçek açmasını beklemek metaforu, tam da bu nedenle derin bir anlam taşır: Teorik olarak mümkün görünen bir durumun pratikte gerçekleşme olasılığı neredeyse yoktur.
Sonuç olarak, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kamusal niteliğinin güçlendirilmesi, yalnızca bireysel refahın artırılması açısından değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün korunması açısından da zorunluluktur. Devletin temel yükümlülüğüne ilişkin bu hatırlatma, geleceğin daha eşitlikçi bir toplumsal düzen içinde kurulabilmesi için gereklidir.












