Bir zamanlar örf, adet ve gelenek; insanın vicdanına tutulan aynaydı. Bugün ise o ayna çatlak, görüntü bulanık. Herkes kendini görmek istediği kadarını seçiyor, gerisini görmezden geliyor. Sosyal çürüme tam da burada başlıyor: Görünür olanın kutsallaştırıldığı, olanın ise saklandığı yerde.
İnsanlar artık yüz yüze geldiklerinde dostluk cümleleri kuruyor, sırt döndüklerinde ise aynı cümleleri hançere dönüştürüyor. Dostluk; el sıkışmaların, gülümsemelerin, “canım”lı hitapların arasında sıkışmış bir dekor parçasına dönüşmüş durumda. Oysa dekorlar alkış alır, karakter ise zamanla anlaşılır. Ne var ki bu çağ, alkışı seviyor; karakterle uğraşacak sabrı yok.
Çıkar, yeni çağın putu. Önünde eğilmeyen az. İnsan, menfaati için her şeyi meşrulaştırabilecek kadar ustalaştı bu oyunda. Yanlışa fetva, ahlâksızlığa gerekçe, vicdansızlığa süslü cümleler bulmak artık bir marifet sayılıyor. Hukukla yıkanan günahların temizlendiğine inanılıyor. Oysa kir, suyla değil, yüzleşmeyle akar.
Örf ve adet, bir zamanlar insanı terbiye eden sınırlar çizerdi. Şimdi ise vitrin süsü. İhtiyaç duyulduğunda hatırlanan, çıkarla çeliştiğinde rafa kaldırılan eski eşyalar gibi. Gelenek, fotoğraflarda gülümseyen bir hatıra; hayatta ise yük olarak görülüyor. Çünkü karakter taşımak ağır bir iştir, oysa maske hafiftir.
Etiketler, unvanlar, kartvizitler… İnsan, kendini ne kadar çok etiketlerse o kadar görünür olduğunu sanıyor. Oysa bazen fazla etiket, içinin boş olduğunu saklama çabasıdır. Karakter, bağırmaz; durur. Ama bu çağ duranı değil, poz vereni seviyor. Karakter kasmak, karakter sahibi olmak değildir; sadece iyi bir taklit yapmaktır.
Daha trajik olan ise şudur: İnsan, insan kisvesi içinde hiçleştiğini fark etmiyor. Vicdan, duygu, samimiyet; hepsi çıkarın gölgesinde eriyor. Sonra birileri çıkıp “duyar” satıyor. Yapay bir hassasiyet, sahte bir öfke, ödünç bir merhamet… Komik oluyor. Çünkü samimiyet rol kaldırmaz; ya vardır ya yoktur.
Belki de insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik, aynaya süslenmeden bakmaktır. Dostluk dediği şeyin kaç gram menfaat taşıdığını, ahlâk diye savunduğu şeyin hangi çıkarla beslendiğini sormaktır. İnsan, ne kadar erken hiçleştiğini fark ederse; belki o kadar erken insan olmaya başlar.










Önemli bir konuya parmak bastınız. Tebrikler