Bir yıl daha bitiyor.
Takvimler değişiyor, sayılar yenileniyor, duvarlardaki takvim yaprakları sessizce düşüyor. Peki ya biz? İnsan olarak, toplum olarak, vicdan olarak ne kadar değişiyoruz?
Yeni yıl denildiğinde çoğu zaman dilekler sıralanır. Daha çok kazanç, daha çok mutluluk, daha az sorun… Oysa asıl soruyu sormadan yeni yıla girmek, eski alışkanlıklarla yeni bir sayfa açmaya çalışmak gibidir. Mürekkep değişir ama yazı aynı kalır.
Bugün yaşadığımız birçok sorunun kaynağı aslında tanıdıktır:
Daha çok acele ediyoruz ama daha az düşünüyoruz.
Daha çok konuşuyoruz ama daha az dinliyoruz.
Daha çok biliyoruz ama daha az hissediyoruz.
Yeni yıl, tam da bu yüzden bir fırsattır. Kendimize şu soruyu sormak için:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Güçlü olmak mı istiyoruz, yoksa adil olmak mı?
Zengin görünmek mi istiyoruz, yoksa huzurlu yaşamak mı?
Haklı çıkmak mı istiyoruz, yoksa doğru olanı yapmak mı?
Bir ülkenin geleceği yalnızca bütçelerle, projelerle ya da rakamlarla inşa edilmez. Gelecek; ahlakla, vicdanla ve sorumluluk bilinciyle kurulur. Çocukların ne gördüğü, gençlerin neye inandığı, büyüklerin nasıl örnek olduğu belirleyicidir.
Yeni yıl, başkalarından beklentilerimizi sıralama zamanı değil; kendimize verdiğimiz sözleri hatırlama zamanıdır.
Ben daha adil olacak mıyım?
Ben daha duyarlı olacak mıyım?
Ben bu topluma ne katacağım?
Belki de ihtiyacımız olan şey yeni umutlar değil, eski değerleri yeniden hatırlamaktır.
Emeğin kutsallığını, dürüstlüğün gücünü, insan kalabilmenin kıymetini…
Yeni yıla girerken temennimiz şudur:
Daha az gürültü, daha çok anlam…
Daha az gösteriş, daha çok samimiyet…
Daha az öfke, daha çok sağduyu…
Takvim değişiyor.
Ama asıl mesele, zihniyetin değişip değişmediğidir.
Yeni yıl; yalnızca yeni bir başlangıç değil, daha iyi bir insan olma ihtimalidir.
Bu ihtimali heba etmemek dileğiyle…








