Bir mum yaktım, seyrine baktım…
Karanlık odada tek başına titreyen o küçük alev…
Ne kadar narin, ne kadar kırılgan.
Bir rüzgâr esse söner, bir gözyaşı düşse söner.
Ama o' titreyişinde bile direniyor işte.
Sanki “ben buradayım” diyor, “ben yanmaya devam ediyorum.
”Bugün 10 Ocak 2026, gece yarısını geçmiş,
dışarıda soğuk, içeride sessizlik.
Mumun ışığı duvara vuruyor, gölgeler dans ediyor.
Aklıma eski bir tekerleme geliyor:
“Mustafa Mıstık, arabaya kıstık, üç mum yaktık, seyrine baktık…
”Biz de öyle değil miyiz?
Hayatın arabasına sıkışıp kaldık,
üç beş mum yaktık umut diye,
ve şimdi o mumların seyrine bakıyoruz.
Biri sönüyor, biri titriyor, biri sonuna kadar yanıyor.
Sertab’ın nakaratı gibi:
“Mumları yaktım bir ümit önce…”
Ama ümit gelmedi, sadece alevin dansı kaldı.
Yine de bakıyoruz.
Çünkü seyretmek, beklemek demek bazen.
Yüreğin içindeki yangını dışarı vurmamak,
sadece izlemek demek.
Bir mum yaktım, seyrine baktım…
Ve anladım ki,
o' mum, benmişim.
Titreyen, eriyen, ama hâlâ ışık veren.
Sen de bir mum yak şimdi.
Seyrine bak.
Belki birlikte yanarız,
Ama en azından karanlıkta kalmayız.
Sen Yanmazsan, Ben Yanmazsam Nasıl Çıkar Karanlıklar Aydınlığa...
Direnişin, sevdanın ve umudun şairi Nazım Hikmet'i saygıyla anıyorum.








