Özgür Özel’in genel başkan seçildiği ilk günlerde “demokratikleşme” başlığı altında Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı buluşmalar, kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Ardından Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP 38. Olağan Kurultayı’nı “kesin geçersizlik” (mutlak butlan) ile iptal kararı, partideki kurumsal krizi derinleştirdi. Bu süreçte yapılan açıklamalar ve parti içinden yükselen eleştiriler, CHP’nin son dönem siyasetini sorgulatıyor.Mahkeme kararının hemen ardından gündeme gelen en dikkat çekici sorulardan biri CHP kulislerinden yükseldi: “O zaman biz neden İmralı heyetine vekil verdik?” Bu tek cümle, partinin hem “demokrasi” ve “normalleşme” söylemi ile hem de terörle mücadele hassasiyeti arasındaki gerilimi özetliyor.Özgür Özel’in, “İmamoğlu’na desteği çekseydim otuz yıl daha bu koltukta otururdum” sözleri de ayrı bir tartışma konusu. Bu ifade, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun CHP içindeki konumunun hem bir güç kaynağı hem de ciddi bir risk unsuru olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Peki ne oldu da İmamoğlu meselesi, “sahip çıkmak ya da çıkamamak” üzerine kuruldu? Neden İmralı’ya heyet gönderilmesi ve “açılım komisyonu” gibi hassas adımlarda CHP vekilleri devreye sokuldu?
Günün sonunda, Özgür Özel ile bu sürecin ileriye taşınamayacağına kim ya da kimler karar verdi? Parti içi dengeler mi, hukuki riskler mi, yoksa daha büyük bir siyasi pazarlık mı devreye girdi? Bu sorular, CHP’nin kurumsal kimliğini ve karar alma mekanizmalarını doğrudan ilgilendiriyor.
CHP, bir yandan “ikinci çözüm süreci” tartışmalarında yer alma eğilimi gösterirken, diğer yandan klasik tabanının güvenlik ve milliyetçi hassasiyetlerini de göz ardı edemiyor. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” gibi yapılara yaklaşım, parti içinde derin görüş ayrılıklarına yol açtı. Bazı vekiller süreçte aktif rol almak isterken, genel tavır daha temkinli oldu. Ancak bu temkinliliğin arkasında yatan gerçek motivasyonlar ve olası pazarlıklar, CHP seçmeninden yeterince şeffaf bir şekilde paylaşılmadı.
Sade bir vatandaş olarak soruyorum: CHP’nin bu adımları atmasında kurumsal irade mi ağır bastı, yoksa belirli figürlerin ya da dış dinamiklerin etkisi mi belirleyici oldu? Varsa gizli ya da yarı gizli anlaşmalar, CHP seçmeninden neden saklandı? Bir siyasi partinin böylesine kritik konularda şeffaflıktan uzak durması, demokrasi kültürüyle bağdaşır mı?Özgür Özel’in bu konularda kamuoyuna açık, net ve samimi açıklamalar yapma sorumluluğu vardır. Eğer bugün konuşmayacaksa, bir daha bu konuları hiç açmamak üzere susmalıdır. Çünkü siyaset, sadece koltuklarda oturmak değil; millete hesap verebilme cesaretidir.CHP gibi köklü bir partinin yaşadığı bu kurumsal sarsıntı, yalnızca parti içi bir mesele olmanın ötesindedir. Türkiye’nin kutuplaşmış siyaset ikliminde, muhalefetin kendi içinde şeffaflığı ve tutarlılığı sağlayamaması, demokrasiye olan güveni de zedeliyor.Şeffaflık, en güçlü silahtır.
CHP yönetimi, bu silahı kullanma cesaretini gösterebilecek mi?








