Kendimi ne kadar güvende hissedebilirim, bilmiyorum.
Bu ülkede iyi iş yapmak artık riskli bir spor haline geldi.
Yaptığın yardım, sahneye koyduğun mizah ya da yazdığın tek bir satır, ertesi sabah kapında bir soruşturma dosyası olarak geri dönebiliyor.
Tarih boyunca mizahımız hep aynı hikâyeyi anlattı: Güçlüler güldü, zayıflar ağladı.
En çarpıcı sahne şu: Biri çıkıyor, ayetlerle dalga geçerek benzer bir şaka yapıyor.
Hukuken hiçbir şey olmuyor. “Mizah işte” deyip geçiliyor.
Ama genç bir komedyen benzer tarzda bir şakayı sahneye koyunca “Dini değerleri aşağılama” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanıyor.
Arada ne fark var?
Espri mi? Üslup mu? Hayır.
Kim söylediği farkı.
Bu ülkede mizah özgürlüğü var…
ama sadece doğru ağızdan çıktığı sürece.
Yanlış ağızdan çıktığında aynı tarz espri suç delili oluyor. İşte bu, sansürün en kurnaz hali: Yasaklamadan susturmak.
Bir diğer unutulmaz sahne de depremde yaşandı:“Devlet yok, Ahbap var!” diye
Haluk Levent toplum tarafından alkışlanırken şimdi bağış hesapları, çekler ve harcamalar sorgulanıyor.
Aynı felakette İnsanlar donarken, Kızılay çadır satıyor, fatura kesiliyor,
Soruşturma açılıyor, satış belgeliniyor… ve sonra “Kovuşturmaya yer yok” kararıyla dosya kapatılıyor.
Özetle:
Çadır satmak = ticari zekâ
Bağış toplayıp hesap verememek = ağır suç
Adalet terazisi burada da “kimin kefesi” diye değil, kimin arkası diye tartıyor.
“Beni sokmayan yılan bin yaşasın” demek kolay.
Ama o yılan bir gün senin çocuğunun bahçesine kaydığında “Niye önlem almadık?” diye feryat edeceğiz.
Mizahımız var, sansürümüz de var.
Adaletimiz var, ama “adaletlerimiz” diye çoğul kullanmak daha doğru.
Bu ülkede benzer bir şakaya iki farklı ceza veriliyor:
Biri alkış, diğeri tutuklama.
Tarih tekerrürden ibaret.
Bizde mizah ve sansür tarihi de tekerrürden ibaret…
Sadece oyuncular ve koltuklar değişiyor.
Gülüyoruz.
İçimden “ne komik” diyorum.
Sonra bir duruyorum… ve “ne acı” diyorum.
Bu tam bir komedram.
Hem kahkaha atıyoruz hem içimiz kan ağlıyor.
Ve en tehlikelisi de şu: Alışıyoruz.
Alışmamak lazım.








