Bir milletin en büyük gücü, tarihine, diline, kültür mirasına ve kurucu iradesine sahip çıkma iradesidir.
Ne var ki son yıllarda, bu irade kimi zaman açık, kimi zaman da sinsice sorgulanır, sulandırılır, hatta değersizleştirilir hale gelmiştir.
Türk milliyetçiliği, kimi çevrelerce “şövenizm” ya da “ırkçılık” diye yaftalanırken; “Türk’üm” demek yerine “Türkiye’liyim” ifadesi adeta bir norm haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu, yalnızca kelime tercihi değildir; bir zihniyet değişiminin işaretidir.
Cumhuriyet’in temel kazanımları, kimi zaman “reklam arası” gibi hafife alınırken; Ergenekon’dan başlayıp Çanakkale’ye uzanan destanlarımız, Türk Adaletince varlığı reddedilen sözde "Ergenekon Terör Örgütü" diye adlandırılıp siyasi davaların malzemesi yapılabilmiştir.
Türk gençlerinin yiğitliği,bu ve benzer kumpaslarla yargı önüne sürülmüş, hürriyetleri kısıtlanmıştır.
Aynı dönemde “Araplar din kardeşimizdir, Çanakkale’de omuz omuza savaştık” cümlesi, adeta bir slogan gibi tekrarlanarak, Türk milletinin asli unsuru olma gerçeği arka plana itilmek istenmiştir.
Dil meselesi de cabası…
Osmanlı alfabesinden Latin harflerine geçiş, kimi kesimlerce “bir gecede cahil bırakıldık” diye sunulurken, asırlarca kullanılan Arapça alfabenin savunuculuğu yapılmaktadır. “Türklük de neymiş, önemli olan inanç kardeşliği” denilerek, Türk'lerin etnik ve kültürel köklerinden koparılmaya çalışıldığı görülmektedir.
İstiklal Marşı’mızın bir okulda Arapça okunması ve uzun süre gündemde tutulmuş, olması bir kast olduğu şüphelerimi barındırıyor.
Cumhuriyet’in kurucu banisi Mustafa Kemal Atatürk’e açık ya da kapalı ifadelerle defalarca kez saygısızlıklar yapılmıştır.
Üstelik terör örgütünün elebaşı, kimi zaman “sayın”, kimi zaman “kurucu lider” gibi unvanlarla anılabilmiş; toplumun zihnine bu söylemler yerleştirilmeye çalışılmıştır.
Bütün bu örnekler, notası bozuk bir senfoninin parçaları gibidir.
Aslında mesele, Türk milletinin kendi tarihini, kendi benliğini yeniden tanımlama çabası değildir.
Mesele, Türk 'ün yani bu milletin asli unsurlarını ikinci plana iterek, farklı aidiyetleri ön plana çıkarma gayretidir.
Bu, bir tür “devşirme ruhu”nun modern tezahürüdür; asırlardır görülen, köklerinden kopmuş bir başkaldırının yeni versiyonudur.
Tarih, her dönemin şahitliğini yapmıştır.
Bugün de şahitlik yapacaktır.
Önemli olan, bu erozyonu fark etmek ve milli kimliğimizi, Cumhuriyet değerlerimizi, dilimizi, tarihimizi ve kurucu irademizi kararlılıkla korumaktır.
Çünkü bir millet, ancak kendi özüne sadık kaldığı sürece ayakta kalır.
Milletimizin ferasetine ve tarih bilincine güveniyorum.
Yeter ki uyanık olalım, yeter ki hafızamızı kaybetmeyelim.
Olamaz Türk'e Baş, Türk'üm demeyen.








