Terör denildiğinde akla ilk olarak silah, bomba ve masum insanları hedef alan kanlı saldırılar gelir.
Şüphesiz bunlar terörün en görünür ve en acı yüzüdür. Bu suçların hiçbir gerekçesi, hiçbir meşru zemini olamaz.
Ancak şu soruyu da sormak gerekir: Bir ülkeye zarar vermenin tek yolu silah kullanmak mıdır?
Bazen bir ülke, elinde silah tutanlardan değil; cebinde kalem, elinde mühür, oturduğu makamın gücünü kötüye kullananlardan da ağır yaralar alabilir.
Rüşvet alanlar, iltimas yapanlar, irtikap suçunu işleyenler, ihaleye fesat karıştıranlar, kamu görevini kişisel çıkarları için kullananlar, mülakatlarda liyakat yerine torpili esas alarak başkalarının hakkını gasp edenler...
Bunlar yalnızca bireysel suçlar işlemekle kalmaz; toplumun adalet duygusunu, devlete olan güvenini ve gelecek umutlarını da zedeler.
Hukuken "terörizm" kavramının tanımı kanunlarla belirlenmiştir ve her ağır suç terör suçu değildir.
Ancak toplumsal etkileri bakımından düşünüldüğünde, bir ülkenin kurumlarını içeriden çürüten sistematik yolsuzlukların da en az silahlı saldırılar kadar derin ve uzun süreli yaralar açabildiğini görmezden gelemeyiz.
Bir gencin yıllarca emek verip sınavı kazanmasına rağmen, torpilli bir kişinin önüne geçirilmesi sadece bir kişinin hakkının yenmesi değildir.
O' gencin, Devlete olan güveni sarsılır, ailesinin umutları kırılır ve toplumda "çalışmanın bir anlamı yok" düşüncesi yayılır.
Bu, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil, toplumsal bir çürümenin başlangıcıdır.
Bir ihaleye fesat karıştırıldığında, kamu kaynakları birkaç kişinin çıkarı uğruna heba edilir.
Oysa o kaynaklarla yeni okullar yapılabilir, hastaneler kurulabilir, yollar inşa edilebilir, gençlere istihdam sağlanabilir. Yolsuzluk sadece bugünü değil, gelecek nesillerin hakkını da tüketir.
Yakın tarihimiz de bunun çarpıcı örneklerinden birini yaşamıştır.
FETÖ yapılanmasının bütün mensupları silahlı değildi.
Yıllar boyunca eğitim kurumlarında, yargıda, emniyette, bürokraside ve devletin farklı kademelerinde örgütlenerek kamu gücünü kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalıştılar.
Nihayetinde bu yapılanmanın bir bölümü 15 Temmuz'da silahlı darbe girişiminde bulundu.
Bu süreç, devlet kurumlarına hukuka aykırı şekilde sızmanın ve kurumları içeriden çökertmenin, bir ülkeye ne kadar ağır bedeller ödetebileceğini açıkça gösterdi.
Bugün de aynı gerçeği unutmamalıyız.
Bir devleti yalnızca dış tehditler değil, içeride adaleti zedeleyen uygulamalar da zayıflatır.
Rüşvet, torpil, iltimas, kayırmacılık ve kul hakkının hiçe sayılması; toplumun damarlarında dolaşan görünmez bir zehir gibidir.
Silahlı saldırılar bir anda can alır; sistemli yolsuzluk ise yıllar boyunca umutları, güveni ve geleceği tüketir.
Bu nedenle terörle mücadele yalnızca güvenlik güçlerinin yürüttüğü silahlı mücadeleden ibaret değildir.
Aynı zamanda hukukun üstünlüğünü korumak, liyakati hâkim kılmak, kamu kaynaklarını korumak, yolsuzlukla mücadele etmek ve kul hakkını gözetmek de güçlü bir devletin vazgeçilmez görevleridir.
Bir ülkenin geleceğini çalanlar, bazen bir kurşun sıkmadan da büyük zarar verebilirler. Çünkü milletin umudunu çalmak, adalete olan inancı yıkmak ve kurumlara güveni sarsmak, toplumun temel direklerini zayıflatır.
Sonuç olarak, silahlı terörle mücadele nasıl vazgeçilmezse; yolsuzlukla, rüşvetle, torpille, kayırmacılıkla ve kamu gücünün kötüye kullanılmasıyla mücadele etmek de aynı derecede hayati öneme sahiptir.
Çünkü bir ülkeyi sadece kurşunlar yaralamaz; adaletsizlik de yaralar. Ve bazen görünmeyen yaralar, görünenlerden çok daha uzun süre iz bırakır.








